İlgiden ve sevgiden yoksunluk sendromu!

Suzan, babası onu bir kliniğe terk ettiğinde, henüz 22 aylıktı. Bununla birlikte, yalnız 6,5 kg ağırlığında (5 aylık bir bebeğin kilosu) ve 70 cm boyundaydı (10 aylık bir bebeğin ortalama boyu).

Psikomotor yetenekleri yoktu; ne konuşabiliyor ne de bir takım sesler çıkarabiliyordu.

Suzan, insanlar kendisine yaklaştığında ağlayarak geri kaçıyordu.

Bir sosyal hizmet görevlisi, üç haftayı aşkın bir süre Suzan’ı görmeye gelen olmayınca annesiyle bağlantı kurdu.

Suzan’ın annesi de babası da ortalamanın üzerinde bir eğitim almışlardı ama annesi yakınıyordu.

Annesi Suzan’ı dokunulmak istemeyen ve yalnız kalmayı yeğleyen bir çocuk olarak tanımladı.

Suzan’la uğraşmaktan vazgeçtiğini belirtti ve ona bakması söz konusu olduğunda; “Artık bunu yapmak istemiyorum.” dedi.

Suzan’ın aşırı düzeydeki zihinsel ve fiziksel gecikmesine yol açabilecek fiziksel bir neden olmadığı yapılan muayeneler sonucunda ortaya çıktı. Ve durumuna ‘anneden yoksunluk sendromu’ tanısı kondu.

Suzan’a, annesinin yerine geçen bir gönüllünün günde altı saat haftada beş gün sevgiyle bakması sağlandı.

Bir de hastane personeli Suzan’a ayrıca bir ilgi gösterdi. Kucaklandı, sallandı, oyunlar oynandı ve bu arada aşırı dokunmaya özen gösterilerek bu ihtiyacı giderildi.

İki ay sonra Suzan’da, yine uzaklığını korumakla birlikte, önemli ölçüde duygusal bir tepki görüldü.

Bu süreçte kilosu 3,5 kg ve boyu 4,5 cm artmıştı. Devinsel yetenekleri büyük ölçüde gelişmişti. Suzan artık emekleyebiliyor ve hatta yardım edilirse yürüyebiliyordu. Bu sevgi dolu bakım Suzan’da önemli bir etki yapmıştı.

Yukarıda alıntıladığım örnekte görüldüğü gibi her çocuğun, fiziksel ve ruhsal durumunu belirleyici olan ilgi ihtiyacı ve dokunulma açlığı vardır. Aslında bu, temel olarak yetişkinlerin de bir ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç karşılanmadığı takdirde, biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişim bozuklukları ortaya çıkacaktır.

Bebeklerin doğumlarından hemen sonra dokunulmaya, sevgi dili ile iletişim kurmaya ihtiyaç duydukları yıllardan beri ortaya konmuş bir gerçektir. Bu gereksinim, genellikle anne-babaların bebeklerine uyguladıkları her günkü bez değiştirme, gazını çıkarma, pudralama, sevme ve ilgi davranışlarıyla karşılanır.

Yeni doğmuş ve doğum sonrası dokunulmaktan ve ilgiden yoksun kalmış bebekler, ilk andan itibaren anne-baba ilgisiyle yetiştirilmiş bebeklere göre, gözle görülen bir gelişim bozukluğu göstermektedirler. Çocukların doyurulmasına ihtiyaç duyduğu bu açlık, insan beyninde hormon salgılanımını etkilemekte ve bu da biyolojik ve psikolojik gelişimi belirlemektedir.

İnsanın sosyal bir varlık olduğu artık herkesçe bilinen bir gerçektir. Bu gerçeğin nedenlerini dünden bugüne konuşan filozof ve bilim insanları, genellikle insanların biyolojik ihtiyaçlarına dikkat çekmişlerdir. Dolayısıyla bireyin, ruhsal olarak diğerlerine duyduğu ihtiyaç geri planda kalmıştır.

Oysa insanın ruhsal açlığı en az biyolojik ihtiyaçları kadar büyük bir öneme sahiptir. Çünkü insan, her ne sebepten olursa olsun, diğerleriyle iletişim kurmaya ihtiyaç duyar ve bu iletişimde aksaklıklar meydana geldiği zaman, bazı ruhsal sarsıntılar geçirir. Öyle ki, bu ruhsal sarsıntılar, imkân olmasına rağmen biyolojik ihtiyaçlarını giderememesine sebep olur.

Alman İmparatoru 2. Frederik ‘insanların doğuştan getirdiği dil’i merak etmişti. Onun emriyle, yeni doğan 50 bebeğe bakıcılar yalnız mamalarını verdiler, altlarını değiştirip bakımlarını yaptılar, bebeklerle hiç konuşmadılar.

Peki, bebekler hangi dili konuştu?

Kimse bilemedi, çünkü konuşacak yaşa gelmeden elli bebeğin ellisi de öldü.

Bu araştırma örneği, kendisiyle iletişime geçilmeyen, yani ruhsal açlığı doyurulmayan çocukların yaşama tutunamayıp can verdiğini ortaya koyan acı bir gerçektir.

Miami Tıp Fakültesi Dokunma Araştırma Enstitüsü’nden Dr. Tiffany Field’in “Touch” (Dokunma) adında 2001’de çıkan kitabında yetimhanelerde ve çocuk bakımevlerinde yaptığı gözlemlerin sonucunda şunu açıkça söyleyebiliyoruz ki, bebeklerin sağlıklı gelişimi için dokunulması, öpülmesi ve konuşulması gerekiyor.

Bebeğe konuşulması, dokunulması, kucaklanması, onların sağlıklı gelişimi için vazgeçilmez bir gereksinmedir.

Nereden ve nasıl bir ilke olarak benimsendi bilinmez ama son dönemlerde aile çevrelerince sıkça dile getirilen şu iddia ne kadar da korkunçtur: “Bebekleri kucağa almak, şımarmalarına neden olur.”

Bu kuram ile farklı şekillerde de karşılaşabilirsiniz. Çocuğunuzla oyun oynarken, yaşını başını almış olmasına rağmen onunla koşuştururken, iletişim kurmak için onun seviyesine inerken vs…

Oysa böyle bir iddianın gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Üstelik şımarmak, iletişim kopukluğunun bir sonucudur. Çocuklar ile ilgilenirken, onlara dokunurken bir ebeveynin yapmış olduğu iletişimi güçlendirmektir. O halde nasıl ‘şımarma’ gibi bir sonuca varılır?

Ebeveynlerin çocuklar ile sağlıklı iletişim kurmaları, fiziksel olumlu temaslar ile gerçekleşebilir. Gülümsemek, dokunmak, konuşmak, kucaklamak, koklamak bu temaslardan bazılarıdır.

Dolayısıyla iletişim çözümleyicileri arasında geçerli şu söz daha doğrudur: “Çocuk okşanmazsa omuriliği kuruyup büzülür.”

Çokça yapılan yanlışlardan biri de bebeklerin iletişimden anlamadıkları varsayılarak onlara somurtulması, bıkkınlık ifadelerinin gösterilmesidir.

Oysa çocuk, doğumundan altı saat sonra örtük bellek dediğimiz dil öncesi belleğe kayıtlar yapmaya başlıyor. Onunla konuşup konuşmadığımız, konuştuksa nasıl konuştuğumuz boşa gitmiyor; bebek hepsini kaydediyor.

Bir çocuğun açlığını, susuzluğunu gidermek kadar önemlidir, onun psikolojik açlığını doyurmak. Çocukların doğumlarından itibaren geçirdikleri çeşitli gelişim dönemleri vardır.

Bu dönemler içerisinde farklı davranış kalıpları gösteren çocuklara ebeveynlerin sabrederek olgun davranmaları ve iletişim kopukluğuna olanak tanımamaları gerekir.

Örneğin 3 yaşındaki bir çocuk, içinde bulunduğu gelişim dönemi itibariyle ısrarla ağlar, ısrarla bağırır ve bıktırır.

Onun bu ısrarına rağmen ilgi göstermeyen ya da hırçın bir tepki geliştiren ebeveyn, çocuk beyninin “istenmiyorum” mesajını almasına sebep olur. Bebeklikten ergenliğe kadar ki bu dönemde Hipokampus, “istenmiyorum” mesajını kaydettiğinde, beyin, bedenin yaşamı için gerekli olan yararlı salgılamaları durduruyor. Böylelikle çocuklar hastalıklara karşı direnç gösteremez bir hale geliyorlar.

Ayrıca ilgisizlik veya şiddet, çocukların bu tutumları içselleştirmesine sebep olur. Yani anne-babasından ilgi görmeyen veya şiddet gören çocuklar, büyüyüp anne-baba oldukları zaman kendi çocukların aynı tutum ve tepkileri göstermektedirler. Eğer gerekli önlemler eğitim yolu ile alınmazsa, bu durum birkaç nesil boyunca devam eder.

Üstelik sadece bununla da sınırlı kalmaz olumsuzluklar. Böyle bir ortamda yetişen çocuklar, psikolojik ve biyolojik gelişimlerinin yanında sosyal becerilerini de geliştiremezler. İnsanlar ile iletişim kurmaktan kaçınır ve uyumsuz bir yaşam sürerler. Bu da birçok sosyal sorunlara neden olmaktadır.

Eski olmayan şu olay örneği, ele aldığımız durumun korkunç boyutunu ortaya koymaktadır;
Bir anne, bir aylık bebeğini, beyninde kan pıhtıları oluşacak kadar dövdü ve davranışının nedenini şöyle açıkladı: “Yaşamım boyunca kimse beni sevmedi, sonra bebeğim dünyaya geldi ve onun beni sevdiğini sandım. Ağlamaya başladığında ise beni sevmediğini düşündüm ve onu dövdüm.” Henüz bir aylıkken bu şiddetli dayağı yiyen bebek ise bir süre sonra öldü.

Her çocuğun ilgiye, sevgiye, dokunulmaya, konuşulmaya; en genel anlamıyla sevgi dolu bir iletişim kurulmasına ihtiyacı vardır. Anne-babaların ilk görevi bu ihtiyacı aile ortamı içerisinde karşılamaktır.

Çocuklar, olgun bir yetişkin haline gelinceye kadar sosyal katılım için bir eğitim sürecinden geçerler. Bu eğitim süreci ve psikolojik ihtiyaçlar asla unutulmamalıdır. Anne-babalar, çocuklarının gelişim süreçlerinde soğukkanlılıklarını yitirmeden, onların yanlarında olduklarını hissettirmelidirler.

Bizim kültürümüzde ‘istenmeyen çocuk’ vakası yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla her çocuk ailesi tarafından sahiplenilir. Bu aidiyet hissi, bugünün Avrupa’sının en çok ihtiyaç duyduğu toplumsal bir gereksinimdir.

O halde, bizde olanı başka yerde arama ihtiyacı hissetmeden, bırakabileceğimiz en büyük eser olan çocuklarımızı en doğru bir biçimde yetiştirmeli ve ihtiyaç duydukları biyolojik ve psikolojik açlıklarını doyurmalıyız.

Geçen asrın dehasının şu sözünü asla unutmayın: “Dünyada bir tane dahi mutsuz çocuk olduğu sürece, büyük icatlar ve ilerlemeler hiçtir.”

O halde her şeyden önce, çocukların karınlarını ve zihinlerini doyurduğumuz kadar ruhlarını da beslemeliyiz.

Psikolog Kadir Özsöz