Ha cep telefonu ha kitap! Orada ikisi de yanlış!

Şehir içindeki halk otobüsü, dolmuş, metrobüs, metro, tramvay gibi toplu taşıma araçlarında bize göre “bir konuda” pek de uygun olmayan yolculuk tutumları gözlemlemekteyiz.

O bir konu şudur:

İneceği durağa kadar;

– Kimisi kitap okuyor.

– Kimisi de gazetesini yahut dergisini okumaya çalışıyor.

– Kimisi telefonuyla meşgul oluyor.

– Kimisi kulaklıklarını takmış, telefonundan müzik yahut program dinliyor.

Böyle ortamlarda telefonlara odaklanarak halktan kopuk tutum takınmak ne kadar “yavan” ise; kitap, dergi, gazete okuyarak kendi dünyasına yönelmek de çevreye bir o kadar “asosyallik” imajı vermektedir.

Ne yazık ki her iki tutumu da onaylamak içimizden gelmiyor.

Üstelik her Allah’ın günü aynı ulaşım hattı ve aracı kullanılıyor olsa dahi…

Bunun tek istisnası olabilir o da öğrencilerin sınava yahut derse çalışmaları.

İsterseniz her gün aynı hatta, aynı insanlarla ve aynı araçlarla yolculuk yapın, başınızı kaldırıp çocuk, genç, yaşlı, ihtiyar…insanları izlemeniz, çevreyi gözlemeniz, size okuduğunuz kitaptan çok daha fazla şey kazandırabilir.

Zira bu insanların hepsi size lazım. Bir gün kiminle yollarınızın kesişeceğini bilemezsiniz.

Her gün aynı araçta yolculuk ettiğiniz halde yüzüne bile bakmadığınız kişilerin karşısında mahcup olmayacak mısınız?

Her şey bir yana;

Kendi iç dünyanızın zenginliği için,

Ruhsal yapınızın gelişmesi için,

Kişiliğinizin olgunlaşması için, hiç değilse o anda insanları ve hayatı okumanız kendi çıkarınıza daha uygundur diyebiliriz.

İyi ya, ne güzel.

Her gün birlikte yolculuk ettiğiniz insanlarla yakınlık kurmanız daha kolay değil mi?

Onlarla selamlaşmanız, hal hatır sormanız çok da güzel bir sosyalleşme alıştırması ya da edinimi olmaz mı sizin için?

Bize göre bu ölçekteki yolculuklarda herkes birbirinin;

Adını – soyadını,

Nerede ikamet ettiğini,

Ne işle meşgul olduğunu,

Evli mi, bekar mı olduğunu,

Kiracı mı, kendi evinde mi oturduğunu,

Kaç çocukları olduğunu, evinde hastası olup olmadığını, herhangi bir sorun yaşayıp yaşamadığını “adı gibi” bilmelidir.

Aksi halde birbirinizle aynı ilçede, aynı semtte, aynı mahallede yaşamanızın; her gün aynı taşıtı paylaşmanızın, hatta aynı dünyada yaşamanızın ne anlamı kalır?

Buna benzer yakınlaşmaları her gün yan yana oturduğunuz, ayakta burun buruna geldiğiniz, omuz omuza seyahat ettiğiniz insanlarla yapamaz mısınız?

Çok değil, bir yıl sonra uzun kuyruklar oluşturan dostlarınız olmaz mı?

Hiç bir şey yapmasanız bile, hiç kimseyle konuşmasanız bile, hiç kimsenin hayatı ile ilgilenmeseniz bile sadece onları seyretmeniz, izlemeniz bile sizin ruh dünyanızı besler.

Örneğin;

O insanlarla her gün karşılaşıyorsunuz ama, o insanların ruh halleri her gün aynı değil.
Bir gün önce etrafına neşe ile bakan şu az ileride ayakta duran beyefendi var ya, bak bugün yüzünden düşen bin parça.

Onun bu halini merak istemez misiniz?

Yan tarafta oturan şu teyzeye bakın. Hani şu mavi eşarplı canım. Sık sık karamsar görünüm yayıyordu hani. Her gün üzüntülü mü olur bir insan, diyordunuz ya onun için, o işte.

Bakın ne kadar da şen şakrak görünüyor.

Acaba ne oldu ki her gün yüz yüze bakıştığınız bu vurgun yemiş gibi olan ablaya?

Elinizden hiçbir şey gelmiyorsa bari okul çocuklarıyla konuşun.

Onlara basit bilmeceler sorun.

Akşam gördüğünüz basit güzel bir rüyanızı paylaşın onlarla. Onların dünyalarını öğrenin.

Sorunları, sıkıntı ettikleri neymiş? Neyi daha çok kafalarına takıyorlar?

Azizim;

Siz henüz diz dize olduğunuz insanlardan yaşamınız adına olumlu bir şeyler öğrenemiyorsanız, içine gömüldüğünüz o romandan asla bir cacık çıkmaz size.

Zira onu yazan kişi, insanları iyi gözlemleyen biriydi

Dr. Yaşar Kuru