Çok etkileyici bir örnek bir köy öğretmeninin eşi olmak

1975-76 Öğretim yılında Uşak Merkez Yaşamışlar köyüne tayinimiz çıktı. Biz çok sevindik.

Uşağa 10 km mesafede ve yemyeşil çam ağaçları, kavaklar ve çeşitli ağaçlarla kaplı bir orman köyü. Okulumuzun birde lojmanı var. Güzel ve bir o kadar da şirin bir köydür Yaşamışlar.

Üç çocuğumuz var, iki kız büyüğü oğlan, 3-5-9 yaşlarında çocuklarımız. Eşim, öğretmenlik mesleğini çok seviyor. Meslekten ziyade artık bir hayat felsefesi olmuş zihninde öğretmenlik.

Fedakâr ve çalışkan öğrencilerini kendi çocuğu sever, hepsinin üzerine titrer, okumalarını, iyi bir insan olmalarını öğütler sürekli olarak.

Okulumuz iki derslikli ve iki öğretmen var. Ortalama 30 öğrenci var.1-2-3.sınıflar bir sınıf ve bir öğretmen, 4-5.sınıflar bir sınıfta diğer öğretmen onlara bakıyor.

İlk yılımızda eşim bizi götüremedi, lojmanda diğer öğretmen arkadaş kalıyor, köyde de kiralık uygun bir ev bulamadık. Küçük eski bir motosiklet aldık, onunla köye gidip geliyor. Sabah 06.30 da evden çıkıyor, akşam geri dönüyordu.

Zaman ilerledikçe günler kısaldı, havalar soğudu. Eşim için çok kolay olmuyordu, üşüyor ve geç geliyordu. Burası sonuçta bir dağ köyü sayılırdı. Yol yok, araç yok, yollar kardan kapanmaya başlamıştı.

Diğer arkadaş lojmanda kaldığı için onun böyle bir sorunu yok. Eşim çok zorlanıyor, sık sık hastalanıyordu. Ama bir gün izin almadan yılı doldurdu.

İkinci yıl başlamadan diğer öğretmen arkadaşın tayini çıktı, lojman boşaldı. Çocuklar ve biz çok sevindik. Artık babamızı nasıl gitti, nasıl geldi diye merak edip pencerelerde beklemeyecektik.

10 yıllık mesleğimizde ilk kez lojmana giriyorduk. Eşyalarımızı hazırladık ve yerleştik. İki küçük oda, bir mutfak, tuvalet ve banyo, en güzeli tuvalet içerdeydi, burası tam bize göre idi ve benim gözümde küçük bir saray gibiydi.

Ben ev kadınıyım, elimden terzilikte gelir. Eşim kadar öğretmenliği bende severim. Ortaokuldan sonra Öğretmen Okulu imtihanlarına girdim kazandım ama ailem okutmadı.

Her zaman içimde bir ukde, bir heves kaldı. Burada köylülerle öyle güzel anlaştık ki, ihtiyarı genci bizi çok sevdi, tabii biz onları çok sevdik.

Eşim Osman Hoca, okulun eksik olan yerlerini tamir etti, elinden her ustalık gelir. Ayrıca okula bir ecza dolabı yaptı, içini gerekli ilaç ve ilk yardım malzemeleri ile doldurdu.

Öğrenciler dışında köyden elini kesen, düşen, bir yeri ağrıyan bize daha doğrusu okula geliyordu.
Sonbahar bitmeden, havalar birden soğudu. Özellikle akşamları çok soğuk oluyordu.

Orman köyü olduğundan yakacak sorunumuz yoktu. Ben kadınlara elbise dikiyordum, para yerine odun getiriyorlardı, öyle konuşmuştuk onlarla. Zaten onlarda yoksul, erkekler eşeklerle Uşağa odun satmaya gider o parayla geçimlerini sağlamaya çalışırlardı.

Ancak hem benim, hem eşimin tek üzüntüsü güzelim çam ağaçlarının kesilmesiydi.
Köyün tek kusuru, yol yok, araç yoktu. Kış mevsimi bize çok uzun gibi gelirdi. Nisan gelmeden kar kalkmıyordu. Köyde bakkal yok, çocuklarımız küçük, istekleri bitmiyor.

Eşim, sağ olsun, Uşak’a gider toptan çokça alışveriş yapar, yollar kapansa bile sıkıntı çekmezdik. Ekmeğimizi kendim yapıyorum, köyde kimseye muhtaç olmadan yaşayıp gidiyoruz.

Tatil günlerinde eşim, okul duvarını öğrencileri ile birlikte tamir etti, duvar bitince her öğrenciye en az birer ağaç diktirdi. Onlara kesmenin kolay yetiştirmenin zorluğunu anlatırdı.

Kimin diktiği ağaç kurursa sınıfı geçemez ona göre diye sık sık tembihlerdi. Çocuklar yazın bizim olmadığımızda bile ağaçlarını suladılar, onları büyüttüler.
Osman Hocaya gündüz öğrencilerine verdiği ders yetmedi, okuma yazma bilmeyenlere gece kursu açtı.

Kadın-Erkek genç-yaşlı karda kışta hevesle okula gelmeye başladılar.
Eşimi, Uşak Valisi çok severdi. Eşimin gece okulu açtığını duymuş, memnun olmuş, ziyaret etmek istemiş.

Akşam yalnız başına çıkıp okula gelmiş. Gece kursuna gelen yaşlı bir amcanın yanına oturmuş, sobada ısınan yaşlı amcalara sormuş.
-Ben kimim?
Köyümüzde hazır cevap Paşa dedemiz Vali Beye bakmış, bakmış.

-Ağam, sen öğretmen değilsin, ormancı değilsin, Vali hiç değilsin, hem Valinin aklımı yok, tek başına bu soğukta buraya gelsin, demiş. Bu cevap Vali Beyin çok hoşuna gitmiş, ama dedeye bir şey dememiş.

Eşim, daha iyi aydınlansın sınıf diye tüplü lüks lambasıyla içeriye girdiğinde Vali Beyi görmüş, çok sevinmiş.
-Hoş geldiniz, Sayın Valim, deyince Paşa dede çok utanmış, Validen af dilemiş.

Vali bey ona Sen ne has bir adamsın, deyip gönlünü almış.
-Sizler ne şanslı insanlarsınız, böyle çalışkan bir öğretmeniniz var, en zor şartlarda bile görev yapan böyle öğretmenler oldukça Türkiye’miz köylüsüyle şehirlisiyle birlikte kalkınır, Size söz veriyorum, en yakında köye elektriği getirteceğim, demiş.

Küçük kızım televizyon seyretmeyi çok severdi. O zamanlar Uşak’a gelip gitmek için Dağ demirler köyü dolmuşlarına biniyoruz.

Yine Uşak’tan gelirken bir gün, anne, dolmuşa elektrik dolduralım, ben köyde televizyon seyretmek istiyorum, deyince hem biz hem yolcular güldük. Tatilleri iple çekerdik. Çocukların canı sıkılırdı. Soğuktan fazla dışarı çıkamazlardı.

Odamızda bir tahta divan, bir kuzine, yerde bir kilim, iki minder vardı, kilimin üzerine seksek oynanacak şekilde sabunla çizgiler çizerdim, plastik kül tablası da kayrak taşı olurdu. Bu oyunla vakit geçirirdik.
Şubat tatili başladı, Uşak’a gittik.

Çok çabuk geçen tatilin ardından hazırlıklarımızı bitirdik köye döneceğiz. Sabah 07.30 minibüse bindik. O gün yanımızda köyden bir öğrencimiz, bayan öğretmenimiz beşte biz varız. Hava o kadar soğuk ki minibüste üşüyoruz. Yolda tipi başladı.

Dağdemirler köyünün alt tarafında yol kapandı. Şoför daha fazla gidemem burada inin, dedi. Yol, kar olmadığı zaman bile kötü, dik, dar, bir tarafı uçurum, o da haklı, eşyalarımızı indirdik, araba döndü gitti.

Yaya olarak zorlukla Dağ demirler köyüne geldik, okula girdik. Eşim indiğimiz yerden kalan eşyalarımızı getirdi. Biraz ısındık, dinlendik, Dağ demirler ve Yaşamışlar arası 2 km. kadardır. Sadece önemli eşyalarımızı alacağız, eşim sonra gelip diğer eşyalarımızı alacak.

Küçük kızımı sırtımız iyice sardım, hoca hanım bir çanta ile küçük boy el çantasını aldı. Eşim ekmek ve yiyecek çantasını aldı, yola çıktık. Büyük kızım babasının elini öyle sıkı yutuyordu ki zaten bıraksa uçacak.

Oğlumla okul arkadaşı da birbirine yapışık yürüyorlar. Eski okulun oradan tepeyi aştık, yol yarılanmış oldu. Tipi öyle bir hızlandı ki ne yürüyebiliyoruz, ne önümüzü görüyoruz, geride dönmezdik. Bahçe çeşmesini yeni geçmiştik.

Hoca hanım, Abla bana bir şeyler oluyor, ellerim uyuşuyor, dedi. Baktım elleri morarmış, dudaklarının yanları sararmış.
-Osman hoca, hoca hanıma bak çabuk, diye bağırdım.

Osman hoca durdu, geri geldi,
-Panik yapmayın, hoca hanım, donmak üzere, hemen ellerini yüzünü karla ov, dedi bana. Ben sırtımda çocuk rahat diye düşünürken baktım kızımda morarmaya başlamış, donmak üzere, hiç sesi çıkmıyor.

Etrafta kimseler yok ki yardım istesek çaresiz kalakaldık.
Eşim, kızımız Sevinç’in ellerini yüzünü karla ovuyor, bende onun yaptığı gibi hoca hanımı ovuyorum.

Sırtımızda giysileri hoca hanıma ve kızımıza sardık, sarmaladık. Eşim, hiç durmuyoruz, hızlı hızlı yürüyelim, dedi.
Köyün ilk evleri nihayet, hayal meyal seçilmeye başlamıştı.

Eşim, oğlumuzla öğrencimize –Elele yapışın, birbirinizi hiç bırakmayın, koşun, köyden yardım isteyin, dedi. Onları gönderdi. Köyden hemen geldiler, bize yardım ettiler. O günkü korkumu ve çaresizliğimi hep hatırlarım.

Allah, kimseyi çaresiz bırakmasın. Eşimin cesareti ve dirayeti de bizi köye kadar getirmişti.
Hoca hanımı komşu kadınalar evlerine götürdüler, morarmış diye sıcak suya sokmuşlar ellerini, elleri yanık gibi kabarmış, günlerce yazı yazmayı bırakın, kalem tutamadı.

Küçük kızımız hastalandı, bronşit oldu, onunla da çok uğraştık.
Eski köy öğretmenleri zor şartlarda çalışıp, çocuklara, köylülere her türlü yardımı yapmak, bilgilendirmek için çırpınırlardı.
Şimdi neden taşımalı ya geçildi bilmiyorum.

Köy okullarımız hali içler acısı, kimi harap, kimi yıkılmış, bahçeleri perişan, bakımsız, bahçe duvarları kösmüş, yıkılmış. Önceden tertemiz bahçesi, cıvıl cıvıl çocukları, önünde bayrak direğinde nazlı nazlı dalgalanan bayrağımız olurdu.

Şimdi köylerde nüfus azalınca belki böylesi iyi ama köylerimiz garip kaldı. Öğretmenler köyde iken, çocukların dersini, evlerindeki durumlarını gözlemleyebiliyordu.
Eşim her zaman der ki; Öğretmen bir ışık gibi olmalı etrafını aydınlatmalı, sadece sınıfta değil her yerde her zaman eğitmeli ve örnek olmalıdır.

Bazı köylerimizde açık okullar var ama burada da öğretmenler köyde kalmıyor, gelip gidiyorlar.Kendi arabaları olmazsa servisler var, öğle yemek derdi yok, soba yakmak derdi yok, dersini bitiren dönüyor.

Şimdi düşünüyorum da bu mesleğin garezi, kini bize miydi, diye soruyorum kendi kendime.
Ama hayır, yine de her şey güzeldi, dostluklar arkadaşlıklar kurduk.

Eşim 17 yıl köylerde kaldı, bunun 6 yılı Yaşamışlarda geçti, buraya çok kadar sevmiştik. Her köyden ağlayarak ayrılıyorduk.

Yüzlerce öğrenci mezun ettik, yıllar sonra bir yerlerde Hocam diye seslenip, elini öpen birini görünce öğrencisine sarılır, gözleri dolar, Osman Hocanın, hele birde ben okudum, mesleğim şu falan derse Dünyalar eşimin olur.

Hep söylüyorum, ÖĞRETMENLİK en kutsal meslektir. Onu yaşayan bilir.

Anlatan; Ülker ULUDAĞ-1950 doğ.
Yazan; Mehmet KEYVANOĞLU
11 NİSAN 2019