Aileyi tehdit eden gizli tehlikeler

Aile kurumunun kendine has biçimlenen bir yapısı var.

Bugün, aileyi tehdit eden sosyal unsurlar, çeldiriciler nelerdir?

İnsanların bu durumdan etkilenme biçimine dair neler söylenilebilir?

Aile, bir toplumun yıkılmasında da inşa ve ihya edilmesinde de çok önemli bir yerde duruyor. Tarih boyunca da bu hep böyle olmuştur.

Aile yapısına önem veren, aileyi güçlendiren -cinslerden birini değil, kadını ya da erkeği güçlendirmek doğru bir yöntem değil-, bunun için çaba gösteren toplumların hepsi kadim gelenekler oluşturmuş ve mevcudiyetlerini asırlar boyu sürdürmüşlerdir.

Aileyi önemsemeyen, ikinci plana atan, bu konuda hassasiyetini, ölçülerini, kriterlerini ortaya koymayan toplumlarda, hem psikolojik anlamda hem sosyal anlamda hem de ahlaki anlamda yıkımlar, erozyonlar baş gösteriyor.

Gözlemlerime göre bir toplumu yıkmanın üç yöntemi var. Buna 3 M yöntemi diyebiliriz.

M’lerden birincisi medya.

Medyayla birçok şey değiştirilip, dönüştürülebiliyor. Diziler, filmler veya sosyal medya aracılığıyla gençliği tarumar da edebiliyorsunuz; yapıcı, eğitici de olabiliyorsunuz.

İkinci M ise modadır.

Modayla da toplumu dönüştürmek mümkün. Ben hep şuna inanırım: İnsan nasıl giyinirse öyle düşünüyor.

İnsan yaşamında her anlamda, sosyal, ruhsal, kişilik, ahlaki anlamda ve daha da önemlisi cinsiyet kimliği anlamında giyim kuşamın başat bir rol oynadığını düşünüyorum. Giyinme biçimleri psikolojiden ayrı değil.

Moda dünyası büyük ve ünlü psikoloji uzmanlarından destek alıyor. Bir elbiseyi, bir giyinme tarzını toplumda yaygınlaştırarak toplumu dönüştürmek mümkündür.

Üçüncü M de mantalite.

Mantalite üzerinde çok oynadılar. Bize şöyle dediler: “Bizim toplumumuz ataerkil, erkekler daha baskın, daha otoriter; hanımlar daha geri planda, ekonomik özgürlükleri yok, eziliyorlar, ayakları üzerinde dursunlar…”

Bunlar son 30-40 yıldır konuşuluyor. Kastettiğim mantaliteyi şöyle özetleyebiliriz: Yeniçeriye şövalye kostümü giydirilmemeli.

Hepimizin bireysel bir bilinci ve bilinçaltı olduğu gibi, bir de toplumsal olarak, bir toplumun atalarından ona genler yoluyla aktarılan kültürel, sosyal ve ailevi kodları var. Onun için, biz yeniçeriyiz diyelim.

Biz değiştireceksek tekniğimizi değiştirelim, fennimizi değiştirelim, mühendisliğimizi, tıbbımızı değiştirelim.

Batı’dan, Avrupa’dan, Amerika’dan en iyi ameliyat tekniğini alalım, neşterini alalım, onunla insanlarımızı ameliyat edelim, zararı olmaz. Ama sosyal bilimlerde transfer olmaz, bu yeniçeriye şövalye kostümü giydirmeye benzer.

Gençlerden evlilik hakkında şunları duyuyorum: “Evlilik beni sınırlandırır.” “Evlenmek istemiyorum, kariyer daha önemli.” Toplumumuza bireyselciliği getirmeye çalışıyorlar. Bunda da en büyük suç, psikolojinin bizzat kendisindedir. Psikolojiyle bir toplumu dönüştürürsünüz.

Psikoloji kitaplarına baktığınızda, çok satılan kitapların isimleri hep bu minvalde: “Kendini Güçlü Hisset”, “İçindeki Sesi Dinle”, “Başarmanın 100 Altın Kuralı” vesaire.

Bunların hepsi pozitivist, materyalist ve kapitalist odaklı başlıklar. Hâlbuki bizde çok daha özgün örnekler ve ölçüler var.

Bizde ön planda olan birliktelik, aileyle var olmak, toplumla bir arada yaşamak…

Bu tecrübelerin bir geçmişi var mı?

Batı, yaptığı hatayı fark etti ve artık bu mantaliteyi terk ediyor. Bizde; bir şeyi alıp eleştirmeden, doğrudan, adapte olur muyuz olamaz mıyız diye bir kaygı gütmeden hemen transfer etme huyu var.

Bu da anomaliyi oluşturuyor. Yani bir yandan, biz yeniçeriyiz, çok fedakâr bir toplumuz ama bir yandan da, evlilik sözleşmeleri artıyor. Burada müthiş bir çelişki var. Bir yandan, çok hasbiyiz; bir yandan da STK’ların büyük çoğunluğu kapitalist işlerle uğraşıyor.

Ailenin hızlı bir şekilde yeniden ele alınması gerekiyor. Ben annemin, babama veya bana yemek hazırladığı, çay ikram ettiği için hiç şikâyet ettiğini duymadım, bu işleri hep keyifle yapardı.

Annem beş çocuğunun hepsiyle ilgilenir; sabah erken kalkar, akşam geç yatar ve ağzından şükür eksik olmazdı. Şükür, Batı’da olmayan bir kavram. Batı’da hedonizm, bohemizm, gününü gün etme, “carpe diem” vardır.

Bizde şükür, tevekkül vardır. Bu kodlarla oynuyorlar. Kodlarla oynamak için kişisel gelişim kitaplarını da kullanıyorlar.

Bu kitaplardaki felsefeye göre “kendini dinleyince” bir insan, artık başkasını dinleyemiyor, “kendini var et”meye çalışmaktan başkasını var edemiyor, başkasına tahammül edemiyor.

Fen ve teknik alandaki değişikliklere tamam ama sosyal ve aile anlamındaki değişime hayır.

Bir İngiliz atasözü var; “Bozulmadıysa tamir etme”. Bizde aile anlamında ne bozuldu, ne kötü gidiyordu da şimdi birden herkes “Roller değişsin.” demeye başladı.

Geçen biriyle konuşuyordum; dedi ki “Hocam, bu meseleleri ruh çağırır gibi anlatıyorsunuz. Yaşınız da genç ama bunlar biraz daha yaşlı söylemleri değil mi? Yani bizim de artık ailemizin revize olması, modern aile yapısına geçmesi gerekmiyor mu?”

Ben de ona üzerinde çalıştığım, İsveç, Finlandiya, Danimarka ve Norveç’te Aile Bakanlıklarının aileyle ilgili yaptığı çalışmaları gösterdim. Dedim ki: “Bu ülkeler dünyanın en gelişmiş ülkelerinden mi?

Evet.

En bireysel ülkeleri mi? Evet. Kişisel hakların, özgürlüğün sınırlarının en geniş olduğu ülkeler mi?

Evet.

Bizim eski aile yapımıza dönmeye çalışıyorlar. Huzur evlerini kapatıp, büyük ebeveynli aile modeline geçmeye çalışıyorlar.

Kreşlerin yaşını uzatıp, anne-çocuk bir arada kalsın diyorlar. Senin Batı’dan aldığın şey, Batı’nın şimdilerde zararlı olduğunu anladığı ve kurtulmak istediği şey…”

Bir çözüm öneriniz var mı? Nelere dikkat etmeliyiz?

Maalesef, Batı’da ne varsa iyidir deyip almaya çalışıyoruz. Ailede anne ve babanın bir arada olması, roller arasında bir geçişkenlik olmaması ve rollerin flu olmaması gerekiyor.

Baba gibi davranan bir baba, anne gibi davranan bir anne olduğunda, çocuk da kendi cinsiyet kimliğini var edebiliyor. Erkekse babasına bakıp, kız ise annesine bakıp ona göre cinsel kimliğini tanımlıyor.

25 kriter üzerinden “Eş Seçiminde Mükemmeliyetçilik” diye bir çalışma yaptık.

“Hem dindar olsun hem ahlaklı olsun hem dürüst olsun hem çalışkan olsun hem beni sevsin hem evine gelsin hem statüsü olsun hem ailesiyle uyum sağlayayım hem aynı dini kökenden olalım hem etnik kökenimiz uysun…” 25 kriter var.

25 kriterin hepsini birden isteyince elde kalan tek kriter “Nefes alsın yeter.” oluyor.

Bu konuyu açıklayan güzel bir örnek var: Gül bahçesinde en iyi gülü ararken; dolaşa dolaşa sonunda gitmiş, kurumuş, solmuş bir gülü almak zorunda kalmış…

Ama bunu bu gençler yapmıyor; bunu 3M yapıyor. Medya dizilerle; evlenmeyi kötü, zor, acı verici bir şey olarak gösteriyor. Ne yazık ki medya ünlü birinin boşanmasını çok güzel bir şeymiş gibi, boşanmaya güle oynaya gittiler tarzında yansıttı…

Avrupa’da olsa bu görüntülerin yayınlanmasını yasaklarlar. Ama bizde her yerde manşet oldu. Gülerek boşanmaya gitmek demek, o toplumun temellerine dinamit koymak demektir.

Bu görüntüler, sorunları olan evli bir çiftin şöyle düşünmesine zemin hazırlar: “Demek ki boşanmak çok zor bir şey değil; baksana, gülerek olacak bir şeymiş, ben niye bu kadar kendimi yıpratıyorum…”

İnsanların, boşanmaya karşı kaygılanması gerekir. Günümüzde boşanmak normal bir hale geldi, en çok açılan davalar arasında boşanma davaları yer almaktadır. Aslında boşanma dinî anlamda da ahlaki anlamda da yasal anlamda da en son tercih edilen olmalıdır.

Batı, 25 yaşına kadar evlenenlere ciddi teşvikler veriyor. Evlenip çocuk yapanlara diyor ki: “ 3 yıl çocuğuna sen bak; sana bir maaş da değil, iki maaş vereyim, yeter ki çocuğuna sen bak.” İnsanlar 2 aylık çocuklarını bakıcıya bırakıyor.

Bakıcı dil biliyor; pedagoji eğitimi almış. Maymunun yapacağı tek şey hoplamak, zıplamak olduğu halde yapay anneyle büyüyen maymun hiçbir zaman zıplayıp hoplamıyor.

Bir maymunda bile yapay anne bu tarz olumsuz etkilere yol açıyorsa bir insanda ne kadar yıkıma sebep olacağı aşikâr.

Fıtratı, karakteri, mizacı, ahlakı, akıl yürütmeyi; bunların hepsini çocuğa kim kazandıracak?

Çocuk, özellikle 0-3 yaş arasında -keşke imkân olsa da 6 yaş olsa- eğer anne çalışıyorsa da, ne olursa olsun anneyle birlikte büyümeli.

Ne en iyi bakıcı, ne dünyanın en sevimli, en fedakâr babaannesi, anneannesi, asla annenin yerini dolduramaz.

Çünkü orada öğrenmesi gereken şey sadece sevgi değil; yeri geldiğinde öfkesini de anne ona gösterecek, sınırlarını da anne ona öğretecek.

0-3 yaş arasında çocuğun özgüveni gelişiyor, özerkliği gelişiyor, benliği belli bir noktada oluşuyor, duygusal özellikleri tamamlanıyor. Çocuğun bu dönemi kesinlikle annesiyle birlikte geçirmesi lazım.

Hayırlı evlat yetiştirmek, topluma faydalı evlat yetiştirmek kapanmaz bir amel kapısı anlamına geliyor.

Öldükten sonra devam edecek, amel defterini kapatmayacak üç şey var; birisi hayırlı evlat, diğeri salih amel, ötekisi de sadaka-i cariye. Hayırlı evlatla hem salih ameli devam ettiriyorsun hem sadaka-i cariyeyi devam ettiriyorsun.

Hayırlı evlat bakıcıda büyümez, hayırlı evlat bakıcının elinde büyümez; hayırlı evlat evde, annesiyle, onun ilmiyle, irfanıyla, ahlakıyla özdeşleşerek büyür.

Bu söylemler hayata geçtiğinde çok güzel…

Lakin, geçmiş de eğitim anlamında bireysel hatalarla malul. Üstelik erkek ya da kadın bireye yönelik sinsi felsefeler de toplumu kasıp kavuruyor.

Bir yandan da farklı alışkanlıklar oturuyor… Değil mi?

Bizim babalarımızın da hataları vardı.

Otorite anlamında, bazen kadını geri planda tutma anlamında veya sert davranma anlamında… Annelerimizde de sorunlar var. Ama bunları çözmenin yöntemi Batının anne modelini getirip, bizim anne-baba modelini dışlamak değil. Ben babamın iyi niyetli olduğundan eminim.

Herkes emindir.

Türk toplumunda, psikopat babalar hariç, normal ailelerde, hiç kimse babasının ona bilinçli olarak bir kötülük yaptığını düşünmez.

Babayla yaşanan problemler, garezden, kinden, nefretten, öfkeden kaynaklı değil de; eğitimsizlikten kaynaklanan problemler olmuştur.

Batı modelini alarak şiddeti mi azalttık, boşanmayı mı azalttık, çocuklar daha mı güvenli, çocuklar daha mı saygılı? Yine aile içinde şiddet var; hem erkeğe hem kadına şiddet var.

Erkeğin yaptığı fiziksel şiddet, kadının yaptığı duygusal şiddet, ikisi de var. Burada bir taraf var, öteki taraf yok gibi bakamayız.

Erkek olsun kadın olsun, özgürlüğünün nerede başlayıp nerede bittiğini bilmesi gerekiyor. Maalesef şöyle bir kadın tipi var: “Ben istediğim her şeyi yapayım, erkek de sussun, bana katlansın.”

Böyle bir şeyin olması mümkün değil. İki ortak iş kursa bile, bir ay sonra, orada sorunlar çıkıyor.

Herkes kendi rolüne çekilmeli. Birini bir tarafa itip rol değiştirmeye çalışılmamalı. Şu anda cinsiyet eşitliği üzerinde çok fazla tartışma dönüyor.

Ve bunu yaparken de başına reddedilemeyecek ve tehlikeli bir cümle konuluyor başına: Toplumsal cinsiyet eşitliği temelli kadına şiddet. Toplum “Kadına şiddet”i elbette onaylamıyor; “Kadına şiddet”in yanında “toplumsal cinsiyet eşitliği” hinlikle kabul ettiriliyor.

“Toplumsal cinsiyet eşitliği projesi” toplumda cinsiyeti tüm dünyada tek, unisex yapmak.

Çünkü erkek gibi davranan bir erkek, kadın gibi davranan bir kadın, aile olacaktır; aile olduğunda da, aile maliyetlidir, maliyetli bir şeyi kimse istemez. Büyük akıl, üst akıl sağlam temelleri olan aile yapısını istemiyor.

Aile olunca çalışacak, çocuğunu düşünecek, geleceğini düşünecek…

Çocuk gerekirse yapay yollarla, spermlerle üresin, o da bir makine olsun. Çünkü fıtratlı veya düşünen bir insan istemiyor üst akıl. Ama kendinde bunu asla yapmıyor; kendi ailesine çok önem veriyor.

Anima ve animus dediğimiz iki şey var; bunları kaşımamak lazım.

Anima, erkeğin içindeki kadınsılık; animus, kadının içindeki erkeksiliktir. Ama kadının içindeki erkeksilik aileyi çevirme, toplumda aileyi ön plana çıkarma veya ailenin işlerini görme anlamında ortaya çıkmalı.

Erkeğin içindeki kadınsılık da; çocuğuna şefkat, merhamet gösterme şeklinde orta çıkmalı.

Tabii ki duyguları kadınlar-erkekler anlamında ayırmak doğru değil. Yani şefkat erkeğin duygusu değildir, kadının duygusudur demek doğru değil. Ama bu yönler var içimizde.

Erkeklerin çok dar, tayt gibi pantolonlar giydiklerini görüyorum.

Mağazalar daha çok bu tip ürünleri satıyorlar, pahalı erkek elbiseleri çok dar şekilde tasarlanmış…

Bunların da bir psikolojisi var. Şimdi, estetik adı altında, erkekler makyaj yapmaya bile başladılar.

Modern hayat ve teknoloji, ekonomik imkânlar “ailede bütünlük” duygu ve düşüncelerini nasıl etkiliyor?

Söylemler, karı-koca rollerini nasıl etkiliyor?

Teknolojik anlamda, ekonomik anlamda göstergelerimiz iyileşiyor; artık herkesin evinde, kadının da, erkeğin de arabası var. Şimdi kadının da, erkeğin de, eve uğramaması için pek çok caydırıcılar var.

Canı sıkılıyor, yaşam koçuna gidiyor. Çocuğunda bir problem görüyor; “Ben ilgilenmeyeyim, psikolog ilgilensin.” diyor. Ahlak eğitimi; “Belediyelerin bilgi evleri var, onlar halletsin.”

Karakteri; “Yahu, şu cemiyetin, kursu var.” Yahu, anne baba olarak sen neredesin? Bizim toplumumuzun yaşam koçlarından uzaklaşması lazım. Yaşam koçu egonu geliştirir, nefsini köreltmez.

İnsanlarımızın oralardan çıkıp eve dönmesi lazım. İster aylık geliri bin lira olsun, ister bir milyon lira olsun; evde, akşam, ev hanımının, annenin yaptığı çorba tütmüyorsa, o ev gerçek ev hükmünü kaybetmiştir.

Nasıl ki çocuk, annesi emzirirken göğsünden güven kokusunu alıyorsa, çorbadan da sevgi ve fedakârlık kokusunu alıyor.

Koca ve karı kelimeleri de çok önemli. Bu kelimeler de hayatımızdan çıktı. “Karından ayrılamazsın, eşinden ayrılırsın. Kocanı terk edemezsin, eşini terk edersin”, kelimeler çok önemli. Mantalite dediğim şey bu. Ve insanlar artık karım demekten, kocam demekten çekiniyorlar.

Şu anda toplumda erkekleri çok değersiz gösteriyorlar, ona da aşırı öfkeliyim. “Kadını güçlendirelim, kadını ön plana çıkaralım.” diyerek erkeği çok pasif hâle getirmeye çalışıyorlar.

Ve erkekleri ataerkil ve işe yaramaz varlıklar gibi gösteriyorlar; ama gerçek böyle değil. Toplumda en az kadın kadar erkek de değerlidir. Çünkü evin direği babadır, ancak öldüğünde anlarız.

Evi koruyan, kollayan, evin barkın direği erkektir. İnsanların evin direğinin erkek olmasıyla ne problemi var bilmiyorum.

“Evin direği erkek olmasın.” diyorlar. “Evin direği olmasın da herkes aynı konumda olsun.” Böyle bir şeyin olması mümkün değildir.

Erkeğin şu anda pasif konuma getirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Erkeğin itildiğini, ezildiğini görüyoruz. Şiddet anlamında değil, psikolojik anlamda ezildiğini, pasif hâle getirildiğini görüyoruz.

Erkeğin söz hakkı olmasın, yok konumunda olsun isteniyor. Her seminer kadın için yapılıyor, her proje kadınlara yönelik yapılıyor. Üst akıl evde erkek gibi bir erkek, kadın gibi bir kadın istemiyor.

Mesela eş seçiminde mükemmeliyetçilikten dolayı biriyle evlenmemiş 40’lı yaşlarında bir kadının son geldiği nokta şu olabiliyor: “Beni biri alsın…” O en başta istediği özgürlük isteği öyle bir noktaya geliyor ki, “Beni bir erkek alsın, bütün haklarımı da alsın.”

Artık 40’lı yaşlardan sonra birine ihtiyaç duyuyor. “Demir tava geldi, kömür tükendi; akıl başa geldi, ömür tükendi.” dememek için evlilik konusunu bizim acilen çözmemiz lazım.

Evlilik yaşı da yükseltildi.

Dizilerde kadına şiddeti fazla gösterirsen, dizilerde boşanmayı numune olarak gösterirsen, dizilerde evliliği kahır çekilen bir süreç olarak gösterirsen bu süreç bu şekilde işler.

Acilen 25 yaşında evli, bir veya iki çocuklu, mutlu ailelerin konu edildiği diziler yapılmalı.

Bizim kendi kodlarımıza dönmemiz lazım. Yani tevekkülü, rızkı, kanaati; tekrar işlememiz lazım.

Gençler bu kavramları maalesef bilmiyorlar. Gençler istiyor ki her şey sonucunda haz olsun ve bu hazza giderken de hız olsun; o arada ne olursa olsun.

Süreç değil, sonuç önemli. Hiç kimsede sabır kalmamış, tahammül kalmamış, kanaat kalmamış. Bu kavramları da aldın mı, bir toplum uçuruma doğru gidiyor demektir.

Şu anda yeni evlenen gençlerin yüzde 33’ü evlilik sözleşmesi istiyor. Ve öyle şeyler yazıyorlar ki üzülmemek elde değil. Bana danışmaya geliyorlar, bir örnek vereyim:

Kadının babasından kalan bir evde oturuyorlar ve ev çok pahalı, kiraya verseler aylık 10 bin lira kira geliri olur.

Aralarındaki sözleşmeye de yazmışlar: Kadın kocasından her ay 5 bin lira kira alır.

Bu çift bana geldiklerinde “Hayat hikâyenizden bahseder misiniz, nasıl yaşıyorsunuz?” dediğimde bunlar açığa çıktı. En son yaşadıkları sorun da şu: Kocası, bir tatil ayarlamış. Karı koca tatile gidecekler.

Tatil de kadının bütçesine fazla gelmiş. Kadın demiş ki: “Bana sordun mu bu tatili planlarken?” “Hayır, sormadım.” demiş adam. “O zaman, ben bu parayı sana ödemem.” demiş kadın.

Adam demiş ki: “O zaman, bu yıl ben sana ısmarlamış olayım, seneye de sen planlayacaksın.”

Ben de dedim ki: “Bakın, yanlış yapıyorsunuz. Sizin bir eksiğiniz var.” “Nedir o?” dedi. “Sizde vergi levhası yok.” dedim. “Nasıl hocam, ne alakası var?” dedi.

“Siz firmasınız, karı koca değilsiniz. Tez elden, size anonim de olmaz, limited veya kolektif şirket vergi levhası, bir de yazarkasa koyun eve.” dedim.

Benim espri yaptığımı anlamadı. “Zaten bilanço yapıyoruz hocam.” dedi, gösterdi defterlerini; kim ne yedi, ne içti, ne harcadı ise deftere yazmışlar.

Bunlar bireyselciliğin göstergesidir.

Bireyselleşelim, özgürleşelim derken biz bireyselci olduk. Kadın veya erkek fark etmeksizin Türk toplumunun yüzde 17’si, “Bana kocamın/karımın, haklı da olsa müdahale etmesine izin vermem.” diyor.

Anne babaya hürmet azaldı. En muhafazakâr ailelerde bile hürmet yerine saygı var. Saygı resmi bir şeydir, anne babaya saygı duyulmaz, anne babaya hürmet duyulur.

Hürmet de dini bir zorunluluktur; “Öf bile demeyin.” buyruluyor. Aman evden kaçmasın, aman kötü bir şey yapmasın diye anne babalar çocuklarının karşısında yutkunuyor. Çünkü anne gibi davranan bir anne, baba gibi davranan bir baba yok.

Baba, evde otorite göstergesidir. Otoriter olmak zorunda değildir, ama otorite göstergesidir. Kızmak, bağırmak zorunda değildir ama bir çocuk babadan çekinmek zorundadır. “Bir şirketimiz olsun, ama müdürü olmasın.” denemez.

Denirse, 10 gün sonra o işçiler ne hâle gelir! Şirkette akşama kadar duruyorsun, evde 24 saat duruyorsun. Çocuk kendini neye göre disipline edecek?

Bireyselleşme bağlamında, karı koca arasında da öyle, şu anki sorun şu: Herkes isteminin farkında.

İstem ne?

Özgürlük, hak.

Ama karşı istemin farkında değil: Toplum benden ne istiyor? Benim sınırım nereye kadar? Yani çocuklar haklarını biliyorlar, ama hadlerini bilmiyorlar.

Aile yapısındaki bu savrulmalar, çocuğu, yapısını, gelişimini nasıl etkiliyor?

Bakın, şu anda çalışan hanımlar evde olamadıkları için çocuklar problem yaşıyorlar. Bunun acilen çözülmesi lazım.

Ben kadınlar çalışmasın demiyorum ama her şey bir dengede gitsin, yani bir vasatta buluşalım. Böyle olunca, sabah 8’den akşam 5’e kadar çocuk sadece bakıcıyı görüyor.

Aileler de “Çocuğumun kişiliğini bakıcısı mı belirleyecek?” diye kendilerine soruyorlar. Çocuk kimi görüp kiminle vakit geçirirse ona benzer. Çocuğun kişiliğinin oluşmasında bakıcı büyük rol oynuyor.

Dışarıdan bir göz çocuğa baktığında çocuğun annesine değil de bakıcısına benzediğini söyleyecektir. Bir de çocuklar bakıcısına anne diyorlar. Bu ne kadar acı bir şey. Çünkü ihtiyacını bakıcı karşılıyor, yapay da olsa seviyor.

Bizim erkeklerimiz ataerkil empoze edilmeye çalışılıyor, öyle bir şey yok. Kadına şiddet Avrupa’da almış başını gidiyor.

Öyle iki-üç numuneyle, bilmem Palu Ailesi’yle, kimse bizi dizayn etmeye çalışmasın.

Tarihçi profesör bir arkadaşım anlattı: “Büyük dünya savaşları geçirdik, Çanakkale Savaşı geçirdik, şehidimiz çok oldu. Toplumda erkek kalmadı. Kalan erkekler, çocuğumu kucağıma alıp hanımımı koluma takarsam, yetim ve dullar bunu görüp kendilerini eksik hissetmesinler diye kadınlardan önde veya arkada yürüdü, çocuklarını da kucağına almadı.

Bu da bize aktarıldı.” “Yoksa Osmanlı kadar romantik, Osmanlı kadar aşk şiiri yazılmış, Osmanlı kadar aileye düşkün bir toplum yeryüzünde yok.” dedi. Bunu Batı bizden iyi biliyor. “Erkek kadını eziyor; erkek ön planda, kadın geride.” diye sana yutturmaya çalışıyor.

Çocuk merkezlilik bir yandan, feminizm bir yandan, eşcinsellik bir yandan, kapitalizm bir yandan; huşunun kaybolması, ihlasın, şuurun kaybolması bir yandan; anne babaya hürmetin azalması, evde anne baba gibi davranan bir anne babanın olmaması…

Bunların hepsi çocuğu, genci bu hâle getiriyor.

Artık anne-baba, korkusundan ağzını açamıyor.

Öğretmen de ona göre öğretmen oldu.

Artık anne baba, çocuğuna en ufacık bir şey dendiğinde, hemen öğretmene geliyor, “Sen nasıl benim çocuğuma lâf söylersin?!” diyor.

Öğretmen yeri geldiğinde sınırı da öğretir.

-Prof. Dr. Ahmet Akın

EN ÇOK İZLENENLER

Çocuklara hijyen alışkanlığı kazandırmanın önemi!

Çocuklara hijyen alışkanlığı kazandırmanın önemi! Çocukların sağlık açısından dikkat etmesi gereken noktalar. -Ekolojik Yaşam Uzmanı Erkan Şamcı

Çocuğa yemek yeme alışkanlığı kazandırmak…

Çocuklarda yemek yeme alışkanlığını kazandırmak için aileler neler yapmalı? Çocuğuna yemek yedirmekte zorlanan ebeveynler için derlediğimiz önemli tavsiyeler  içeren videolarımızın yararlı olmasını umuyoruz... Video 1- Çocuğa yemek...
video

Çocukların sabah vaktinde uyanabilmesi için 7 tavsiye

Çocuklar sabah nasıl uyandırılır? Çocukların sabah vaktinde uyanabilmesi için 7 tavsiye -Pedagog Adem Güneş Daha fazla kişinin faydalanması için arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz... Aşağıdan diğer bilgilendirici içeriklere göz atabilirsiniz...

Çocuklarınızı dövmeyin…

Çocuklarınızı dövmeyin... Halkla ilişkiler mesleğinin efsane ismi Betül Mardin'in hayat hikayesinden bir kesit... Konuşmanın tamamını aşağıdan ikinci videodan izleyebilirsiniz... Daha fazla kişinin faydalanması için arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz. İyi seyirler... Çocuklarınızı...

Kartondan oğluna kaydırak yapan baba!

Bir baba kendi imkanlarıyla karton kutuları kullanarak oğluna kaydırak yaptı ve o anları sosyal medyada paylaştı. Görüntülerdeki baba da oğlunu mutlu etmek için elinden geleni...
video

Öfke kontrolü nasıl sağlanabilir?

Öfke kontrolü nasıl sağlanabilir? İşinize yarayacak faydalı teknikler için mutlaka izleyin.

Eşini mutlu etmek isteyen kadın ve erkek neler yapmalı?

1- Eşini mutlu etmek isteyen kadın ne yapmalı? 2- Eşini mutlu etmek isteyen erkek ne yapmalı? Canten Kaya
video

Her istediği yapılan çocuklar…

Her istediği yapılan çocuklar... Çocukların her istediğini yapmak nasıl sonuçlar doğurmaktadır? Çocukların hangi istekleri yerine getirilmelidir? - Psk. Dnş. Murat İdin

Arkadaşınıza gönderin!